İslam; dünden bugüne değişen bir din değil aksine Âdem’den Hatem’e bütün nebilerin tebliğ ettiği ortak dinin adıdır. Her peygamberin tebliğ ettiği imani hakikatlerde tebdil ve tağyire rastlanmaz fakat getirdikleri şeriatta bir kısım değişiklikler olabilir… Bu, hayatın doğal akışına da uygundur…
Esasında insanoğlunun avreti galizasını setredecek bir yaprak bulma öyküsünden ve ölüsünü gömmeyi bir kargadan öğrenecek bir bilgi ve yaşam düzeyinden gökdelenlerde yaşama seviyesine ulaşmasına, uzay yolculuğu yapma ve neredeyse ölüme hayat rengi vermesine kadar geçirdiği merhalelerde şartların ve ihtiyaçların değişmesiyle ahkâmın(şeriatın) değişmesi aşamaları uyumlu olmak zorundaydı, nitekim tarihsel akış da buna uygun seyretti…
Değişmeyen hükümlerin tevhidi ve ahlaki temeller üzerine sabit olduğu, yeme içme, cezalandırma vb hususlarda ise şeriatler arasında farklılıklar bulunduğunu Kuran‘ dan öğreniyoruz… Âdem’in sorumlu olduğu emir ve yasaklar ile sonraki peygamberlerin ve toplumlarının sorumlu olduğu hususlar motomot aynı mıdır? Tevhitle alakalı meselelerde hiçbir tebdil yokken muamelatla ilgili yasaklarda kısmi değişiklikler görmek mümkün.
Ruh üflenen Âdemoğlu ’nun iman hususundaki hikâyesi hakikaten ilgi çekici… Ahdi Misaka vefa gösterenlerden, inkâr ve ilhada; tevhidi benimseyenlerden şirk, küfür, tuğyan ve fasıklığa kadar uzanan bir yelpazede serüvenimizi görmek mümkün… Rabbimizin bütün münzel vahiylerde övdüğü kişiler iman edip istikamet üzere bir yaşama sahip olanlardır. Kur’an diliyle iman edenlerdir; Müminlerdir. Onlar hayatlarını yaşarken dinin belirlediği hudutları aşmamaya azami özeni gösterirler.
Amelde ve itikatta taklit ettiğimiz farklı mezhep ekolleri var. Makbul addedilen ( Ehl-i Sünnet) Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli ameli mezheplerinin yanında tarihte kalan bazı mezhepler, kitapları bulunan ve fakat müntesibi olmayan mezhepler(Zahiriler gibi)… Ehl-i Sünnete göre mevcut dört mezhep haktır ve hangisi taklit edilirse edilsin mutlaka Resulullah’tan rivayet edilen bir esasa dayalı ibadet edilmiş olur. Dolayısıyla geldiğimiz noktada ameli bir mezhep birliği kurmaya imkân ve ihtimal yoktur; haddi zatında böyle bir şeye ihtiyaç da bulunmamaktadır. Kimi ulemanın -mazide oluşmuş bir kabulü mutlak doğru addetmelerinden ötürü -keyfe keder bir biçimde mezhepler arası telfiki( mezheplerin kolay hükümleri ile amel etmek) caiz görmemeleri tatbikatını kaybetmeye başlamış durumdadır. Esasında fetva veren mufti, ifta vazifesini yerine getirirken bütün içtihatları dikkate alarak içlerinden birisini tercih etmektedir. Teoride ne denirse densin Müslümanlar hayatında her mezhebin kolay içtihatlarıyla zaten amel etmektedir; dolayısıyla bu da adı konulmamış telfikin ta kendisidir. Bu, hayatın mecbur kıldığı bir durumdur.
Hayatın ilzam ettiği alanlarda eski içtihatlar mı esas alınacak yoksa Kuran ve sünnet merkezli yeni içtihatlar mı hayatımıza yön verecek? Ya da mezhep mukallitliği din midir? Yani bir mezhep o kişinin İslam’ı olur mu? İlim sahibi bir Müslüman -heva ve hevesine göre değil - içtihatlardaki sıhhat derecesine göre başka mezhebin görüşüne meylettiğinde dinden çıkmış mı olur, yoksa bid’at çukuruna mı yuvarlanmıştır?
İtikadı mezheplerde sonuçta tercih ettiğiniz itikat sizi ya dört dörtlük Mümin yapar ya zındık, ya bid’atçı sapık ,ya mezhepsiz ya mezhepçi, ya müşrik ya da Yahudilerden bile şiddetli kafir…Bu, ciddi bir vaziyettir….Ahireti kaybetme ihtimali vardır…Ya Eşari veya Maturidi kelamını ; ya Kaderiye veya Cebriye itikadını; ya Mutezile veya Mürciye kutbunu ;ya Selefi keyfiyetsizliği/ruhsuzluğunu ya da Şii velayetizmini kabul ederek çağa taşıma riski vardır…
Müslüman olarak baktığımızda bu kadar ameli ve itikadi ihtilaf ve fırkalaşma rahmet midir yoksa azap mıdır kararını vermekte zorlanıyoruz. Aklımızı birilerine kiralamadan cevap verelim lütfen. İslam’ın öngördüğü İslam toplumu bu mudur? Tasavvufu, tarikatı ayrı bir kulvarda, selefisi, fıkıhçısı ayrı bir kulvarda, mezhebini din edinmiş bazıları geçmişi tekrarla meşgul….Şucusu ,bucusu sünneti hayattan kovmanın gayretinde…Hanifler ayrı bir telden çalıyor ilahiyatçısı ayrı…Kuran’ın yanında başka kaynakları ,evradı ezkarı olan Müslümanlar…Hadisi/Sünneti zorla Zikre dahil edip vahiy kabul edenler…Kerim kitabımızın 200 den fazla hükmünü mensuh kabul edenler, “teberrüken okuyoruz.” diyenler….Açık hükümleri tarihe mahkum edip yeni hüküm ihdas edenler…Hudutları çağdaş(!) hukuk normlarıyla değiştirmede ölçü tanımayanlar….Nedir bu kadar birbiriyle taban tabana zıt İslam anlayışı…Bu vaziyet bizi sıratı müstakime ulaştırır diyen var mı? Kuran-ı Kerim’in hedeflediği İslam toplumu budur diyebilir miyiz?
Muhakkak ki Allah bizi kendisinde hiçbir şüphenin olmadığı Kuran –ı Kerim’den sorumlu tutacaktır… “Bu(Kuran) sen ve kavmin için bir Zikirdir. Siz, ondan sorumlu tutulacaksınız …” (Zuhruf suresi: 44.ayet). Ne alimlerin sözleri, ne falan kitabın iddiaları, ne şunun rüyaları ,ne bunun dizinin dibi, ne mensup olduğunuz meşrep,dernek,vakıf,parti,ne filanın şefaati asla tek başına kurtaramaz…Bizi kurtaracak olan şirksiz sahih imanımız , ihlasla yaptığımız ibadetler ve her şeyden önemlisi rahmeti bol Cenabı Mevla’nın affı ve mağfiretidir….
Bir sohbette son günlerde birbirini şirkle, küfürle zındıklıkla modernistlikle, bidatçilikle suçlayan allameler mevzu bahis olunca itikadi ve ameli mezhepsel fırkalaşma lar, fıkıh mirasındaki münakaşalar ve nizalar tekrarlandı mecburen.
Ben de 90’larda kapattığım o defteri tekrar açmak zorunda kaldım… Bana da bu tartışmalarla alakalı ne düşündüğüm sıklıkla sorulur oldu. Maddeler halinde ifade edeyim bakış açımı:
İslam’ın ana kaynağı Kuran-ı Kerim’de hiçbir tebdil ve tağyir olmamasına karşı sünneti ihtiva eden hadis külliyatımızda, mütevatir, sahih, zayıf ve –az da olsa- mevzu hadisler bir arada bulunmaktadır…Bu hadislerin Kur’an hakemliğinde, sünnetin diğer hükümlerinin gözetiminde -cem etme seçeneği göz ardı edilmeden-tekrar gözden geçirilmesinde fayda vardır.… Peygamberimizin Kur’an’ı teybin görevi, hayata taşınacağına dair örnekliği es geçilemez… Akıl sahibi hiçbir Mümin’in efendimizden çıkmış bir söze itiraz etme hakkı yoktur… Biz ondan kesin gelmiş her türlü dini hükme uyarız; velakin o sözün hakikaten Nebi(as) den sadır olup olmadığıyla alakalı şüphelerimiz varsa o sözü Kuran, mütevatir, meşhur sünnet ve diğer hadislerle birlikte değerlendirmekte fayda mülahaza ederiz..
Efendimizin Kuran’ın hayata tatbikatı olan sünnetini, Kuran’ın yanında ve hatta kimi zaman onunla ayaklaşan bir menba olarak görmek doğru değildir. Kur’an’da ayrıntısı verilmeyen birçok yeni hüküm Resulullah tarafından açıklanmıştır ancak burada peygamberimize(as) nispet edilen sünnet (sıhhatinde problem yoksa) “vahyi teybin” görevinin neticesidir. Allah resulü de -tıpkı bizler gibi – inen vahye uymakla emrolunmuş ve vahyin dışında bir tavır ve davranışın şiddetle cezalandırılacağı hatırlatılmıştır.
“ Rabbinden sana ne vahyediliyorsa onun ardınca git. Muhakkak ki Allah ne yaparsanız haberdardır.”(Ahzap:2).
“Onlara (arzularına göre) bir ayet getirmediğin zaman, derleyip toplasaydın ya derler, sen de de ki; ben ancak Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa ona uyarım, işte bütünüyle bu Kur’an, Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözünü açacak beyanlardır), iman eden bir kavim için hidayettir, rahmettir.”(A’raf:2039.
“Böyle iken, ayetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, "Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir." dediler. De ki, "Onu kendiliğimden değiştiremem, benim açımdan bu olacak bir şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım."(10:15).
“Ey Resulüm!) Şimdi belki sen, "Ona bir hazine indirilse, ya da beraberinde bir melek gezip dolaşsa ya!" diyorlar diye –belki de-sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek ve bundan dolayı da göğsün daralacaktır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah , her şeye vekildir.”(11:12).
“ Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.”(18:27).
“De ki: "Eğer ben yanılırsam, yalnız kendi adıma yanılırım. Ve eğer hidayeti bulmuşsam, bilinmeli ki Rabbimin bana vahiy vermesiyledir. Çünkü O,kullarına çok yakındır, hakkıyla işitendir."(34:50).
“ İşte biz böylece sana da emrimizden Kur’an’ı vahyettik. Yoksa sen kitap nedir? İman nedir? Bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru bir yola götürüyorsun.”(42:52).
“Öyleyse sen, sana vahyedilen Kur'an'a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin.”(43:43).
“Ey Muhammed! De ki: "Ben Peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana vahyedilene tabi oluyorum. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”(46:9).
” De ki: “Allah'ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak Mümin olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.” (Araf:188).
Hadis âlimlerinin peygamberimizin vefatından belli bir süre sonra hadis kitaplarını telif ettiklerini, kitaplarındaki hadisleri binlerce hadis arasından seçerek topladıklarını, birbirlerinden çok farklı hadis kabul şartları belirledikleri gerçeğini akıldan çıkarmayalım… Meğazi, siyer kitapları, terhib ve terğib kitapları, vaaz kitapları ve tasavvufi menakıp kitaplarında çok zayıf veya mevzu hadislerin bulunduğunu bilelim… Hadisin sıhhat derecesini rüya, keşf veya ilham yoluyla belirleyenlerin; kendisine asır itibariyle ulaşması mümkün olmayan şahısların uveysi yol diye hadis usulünde olmayan gayrı ilmi yollarla hadis tespit edenlerin, sahih İslam ilim geleneğinden uzak düştüklerini unutmayalım.
İçtihadın herhangi bir çağla sınırlandırılması caiz değildir. Fıkıh; bütün meselelere zamanında toplu cevaplar vermiş, bütün herkesin uymak zorunda olduğu ve bazı insanların (fakih/müçtehit) yetkili olduğu tarihe mal olmuş ölü bir ilim değildir. Fıkıh Müslüman’ın karşılaştığı her türlü problemini çözmek durumundadır.. Acıdır ama gerçektir: İçtihat sadece belli çağda yaşamış kişilerin imtiyazlı ve sorumlu olduğu bir alan değildir; aksine her devirde yaşayan toplumların omzunda ağır bir mesuliyettir. Müçtehit tanımlamaları ve vasıflandırmalarının hepsi insan ürünüdür. Mutlak manada dini bir bağlayıcılığı yoktur. Aklı selim, kalbi selim sahibi olan ,Kuran ve sünnetten kafi miktarda ilmi bulunan, Arapçayı bütün incelikleriyle bilen ,istikamet sahibi her Müslüman alim, delillerden yola çıkarak hüküm çıkarabilir…..
Kuran’ı ve Sünneti önceleyip yeni bir İslami anlayışı yerleştirmeye çalışan Müslümanların da şunu görmesi gerekir: Müslümanlar asırlardır oluşmuş bir dini hayatı yaşıyor ve içinde bulunduğu kültür ve medeniyetin temel “dogma”larından hemencecik, kolaylıkla kurtulamaz… Vebittali yanlışlıklar kırmadan, dökmeden, şirk ve küfür ile itham etmeden önce kardeşlik hukuku çerçevesinde ve ilmi delillerle izah edilmeli; Hz. Musa ‘ya emredilen Firavun’a bile kavli leyyinle muamele etmesi emredildiği gerçeği unutulmamalıdır…
Islah için yapılan samimi, ilmi tenkitler fayda vermese dahi aynı kıbleye yöneldiğimizi asla hatırdan çıkarmamalıyız… Yahudi, Hıristiyan ve Müminler arasında dahi kıyamet günü Allah’ın hüküm vereceği ayetle sabittir. Öyleyse biz de birbirimizi yıkıcı sıfatlarla vurmadan akıbetimizi Allah’a havale etme olgunluğunu göstermeliyiz…
Her cemaatin önceliği kendi menfaatleri değil Muhammed Ümmetinin maslahatı olmalıdır. Her hareket büyük ümmet ummanına karışan, debisi kuvvetli bir nehir gibi kendi yatağında akabilir ancak büyük hedefi, gayeyi ve maksadı hatırdan çıkartmadan.
Bu ulvi amacın tahakkuku için her cemaat, dernek, vakıf vb. toplumsal gruplardan temsilcilerin bulunacağı bir heyetin kurulması lazımdır. Bu heyet cemaatlerin fevkinde bir “üst akıl” olarak hem hedef belirleyecek hem de stratejik davranarak istikbali planlayabilecektir…
İslam’ın hayatın her alanıyla alakalı emir ve yasakları mevcuttur. Müslümanlar, devlet içinde veya bir şirkette -hangi statüde olursa olsun- vazife aldıklarında Allah’ın kesin yasakladığı hususların dışında , ‘Allah’a masiyette itaat yoktur !’fehvasınca, vazifenin icaplarına uygun hal ve hareket içinde bulunmakla mükelleftirler.
Müslüman toplumun, ilk dönem neslini örnek alarak, temel İslami masadıra dayalı olarak âlim yetiştirme farz-ı aynını en kısa zamanda başlatması birçok hayrın kapısını açacaktır.… Her hangi bir mezhebin şablonuna girmeden Kuran ve sahih sünnetle beslenen bir ilim adamı sınıfının tekvini hayati bir öneme haizdir. Bu âlimlerin öncülüğünde yeniden bir İslami ihya süreci başlayabilir…
İslam kimsenin tekelinde değildir ve asla olamaz… Bizler, İslam’ın hamisi veya sahibi değiliz; sadece müntesipleriyiz… Kimseye bir gömlek biçemeyiz, sadece toplumun ıslahı için çabalarız… İslam, kıyamete kadar baki kalacak olan Cenabı Hakkın razı olduğu dinin adıdır… Sahibi de koruyucusu da Allah’tır. Bir kavim emaneti taşıyamaz hale gelince Allah emaneti başka bir kavme verir. İnsanlığın tamamı onun dininden yüz çevirirse Allah yepyeni bir mahlûkatı halef yapabilir…
Yüce Allah, hayır/iyilik ve takva hususunda yardımlaşmayı emretmiş; düşmanlık ve kötülük üzere yardımlaşmayı yasaklamıştır… Müslümanların vahdetine mani olan katı ve kapalı ,birliği bozan cemaatleşme, mezhepçilik, meşrepçilik ve bilumum dini anlayışlar rahmet değil azaptır; vahdet değil tefrikadır…. Müslümanların bir araya gelmesine engel olacak ihtilaflara, tefrikaya rahmet demek kendimize kandırmaktan öte bir şey ifade etmez… Yüce Kitabımız “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir." (En'âm 6/159) ayeti gibi birçok ayette Yahudiler ve Hristiyanlar gibi tefrikaya düşmeyi yasaklamıştır…
Hâsılı kelam hepimiz bireyden cemaata kadar inancımızı, amelimizi, düşüncelerimizi ve teşkil ettiğimiz bütün yapıları Kur’an-ı Kerim ve peygamberimizin sünneti temelinde yeniden gözden geçirelim ve İslam’ın mührünü asra vuracak bir anlayışı hayatla buluşturalım.